Arabistan’da 7. yüzyılda bir çok insan ortaya atılarak Peygamberlik iddiasında bulundu. Bazıları da çevreleri tarafından iteklendi. Bunların çevresinde hemen bir kitle oluşuyor, en azından kendi kabilesi tarafından destekleniyordu. ’Peygamber’ gelen kabile hemen diğer kabileler üzerinde maddi manevi menfaat tesis etme çabalarına girişiyordu. Bu sözde Peygamberlerin içinde bazıları gerçekten uzun süre tutundular.

Dönemin Peygamberleri şunlardı; 

  • Esved ül-Ansi
  • Tuleyha Bin Huveylid
  • Secah
  • Muhammed bin Abdullah
  • Müseylimet ül-Kezzab

 
Fakat sonuçta bir tanesi hariç hepsinin foyaları ortaya çıktı ve hiçbiri peygamberlik işinde dikiş tutturamadı. Muhammed ise elinde kılıç uydurduğu dini tüm Arabistan’a yaydı ve başarıya ulaştı. Şimdi Muhammed’in ve İslamın ortaya çıkmasının hemen öncesinde nasıl bir ortam vardı, bunu inceleyelim.

Bu sahte peygamberlerin türediği dönemde Araplarda hakim olan inanç, putperestlik idi. Diğer dinler komşular vasıtası ile belli bölgelerde etkilerini gösterseler de, Mekke ve Hicaz’da bu dinlerin hiç biri hakim olamamıştı. Kabe o zaman da İbrahim’in tapınağı olarak biliniyordu ve kutsaldı. Savaşa gidenler, başlarını kazıtarak Kabe’yi ziyaret ederdi. Arap yarımadasının çeşitli yerlerinde Kabe’ye benzer yüz kadar daha tapınak vardı. Onların da etrafı tavaf edilir ve kurbanlar kesilirdi. Kureyşlilerin Mekke dışında Kabe’ye ek olarak Batn-ı Nahle’de, Uzza tapınağı vardı ve bakımı Süleym kabilesine aitti.

Putperestliğin doğal sonucu olarak Arabistan’da bir put veya tapınak edinmek oldukça önemliydi. Hemen her evde tapınılacak bir putun yer aldığı Arabistan’da, Kâbe veya tapınak önlerine de taş dikilirdi. İbadetlerin toplu olarak yapıldığı yerler, çok sayıda putun yer aldığı tapınaklar olup, ibadetler tavaf eder gibi taşın çevresini dolaşmak suretiyle gerçekleştirilirdi. Göçebelerin tapınak ihtiyacını karşılamak için de konaklanılan yerlerde kurulan çadırlardan biri tahsis edilirdi. Araplar nezdinde büyük saygınlığı olan bu tapınaklar çoğunlukla “beyt” adıyla anılsa da, küp şeklinde olanlarına “kâbe” denmekteydi. Yemen’in San’a bölgesindeki Riyam tapınağı, Cahiliye döneminin en tanınmış tapınakları arasında yer almaktaydı.

Araplar o dönemde cinlerin varlığına da inanır ve onları Allah’ın kızları sayarlardı. Lat, Uzza ve Menat’ta birer cin bulunur ve bunların konuştuğuna inanılırdı. Diğer monoteist dinler kulaktan kulağa yayıldıkça Araplar da artık bu put olaylarına eskisi kadar rağbet etmiyorlardı ve geniş kudretli bir Tanrı fikrini daha mantıklı buluyorlardı. Tanrılara, yani putlara olan bağların zayıflaması Arap toplumunun zayıfladığını akla getirmemeli. Çünkü Araplar’da insani bağlar ve birlik din değil kan yolu ile kurulmuştu, yani akrabalık şeklinde. Artık yazılan şiir ve kitabelerden anladığımız kadarı ile Araplar Tanrıların üzerinde olan bir Allah fikrini benimsemeye başladılar ve hatta Allah üzerine yemin etmeye, Allah içeren isimler almaya başladılar. Bu bağlamda Kuran’daki ‘Biz putlara ancak bizi Tanrı’ya yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ ayeti de bu durumu teyit etmektedir.

Araplar’da daha önceleri Tanrının özel bir adı yoktu. Her kabile kendi Tanrısını kastederek Rabbimiz, yani efendimiz veya İlahımız derdi. Farklar putlardan geliyordu. Mesela Sakif’lerin Rabbinin müennesi el-lat idi, başka kabilenin Tanrısı farklı olduğu için, Rab kavramından kasıt da farklıydı. Allah kelimesine geçilmesi ile bir anlam bütünlüğü işaretlenmiştir. Özel bir Tanrı, Tek Tanrı kavramı ortaya çıkmış ve gelişmiştir. İslamiyetten hemen önce Araplar kainatı kuran ve düzenleyen tek bir Tanrı’ya hükmetmişlerdi fakat, bu yetmiyordu. Onunla bir bağ kuramamışlardı ve bir din oluşturamamışlardı. İsa ve Musa dinleri vardı ama, Araplar onlara pek yanaşmıyordu. Çünkü Musa dini milli bir dindi, Yahudi dini idi. İsa dini ise zulüm altında olan fakir Araplara diğer yanaklarını çevirme veya sabır ve tahammül tavsiye ettiğinden, milli akidelere ters düşüyordu.

Aynı zamanda Araplar diğer dinlere karşı oldukça lakayt idiler. Aynı kabile içinde farklı dini inançlar huzursuzluğa yol açmadığı gibi, Kabe’nin bile direkleri üzerinde Meryem ve oğlu İsa’nın resimleri bulunmasına kimse ses çıkarmıyordu. İşte bu nedenle Mekkeliler, Muhammed’e de ilk zamanlarda ses çıkarmadılar, ancak Muhammed putlara hücum etmeye başlayınca, Mekke’nin artık iktisadi merkez olmayacağını düşünen Mekkeliler, İslamiyete cephe aldılar.

Arabistan’a sızmış olan dinler arasında Mandeenler ve Harran Sabiileri olarak ikiye ayrılmış olan Sabiiler vardı. Mecusilik yani Zerdüşt dini İran’dan sızmıştır. Daha çok Umman, Bahreyn ve Yemen’de etkisi olmuştur. Musevilik, münferit yerlerde egemenlik kurmuştu. Bunlar Hayber, Teyma, Yesrip ve Fedek vahalarıdır. Hristiyanlık ise, Hristiyan esirler, Habeşistan ve Suriye’ye gidip gelen şarap tüccarları sayesinde sızmıştır. Yarımadada Hristiyanlık en büyük zaferini Necran’da kaydetti.

Muhammed’den önce Mekke, Taif ve Medine’de putperestlik ile tatmin olmayan bir takım insanlar belli araştırmalara girmişti. Tevrat ve İncil’i de inceleyen bu kişiler kendilerine Hanif demekteydi. Bunlar özellikle ataları ve Kabe’nin kurucusu gördükleri İbrahim’in dinini araştırıyorlardı. En meşhur Hanifler; Varaka bin Nevfel (Hz Hatice’nin amcasının oğlu), Osman Bin Huveyris (Bu da öyle), Ubeydullah Bin Cahş (Muhammed’in hala oğlu, Zeynep’in ağabeyi ve yine Muhammed’in karısı olan Ümmü Habibe’nin ilk kocası), Zeyd bin Amr bin Nevfel. Bu dörtlü çete oldukça fazla faaliyet yapmıştır. Varaka, Muhammed’e görünen meleğin Cebrail olduğunu söyleyerek onun peygamberliğini müjdeleyen ve yayan şahıstır. Bu dörtlü İbrahim dinini araştırmak üzere ayrı ayrı yönlere seyahat kararı alırlar. Ubeydullah gittiği yerde Hristiyan olur ve kalır.

Şimdi gelelim Muhammed zamanında ortaya çıkan ama başarısız olan diğer peygamber adaylarına

Sonuçta birçok insan ortaya atılarak Peygamberlik iddiasında bulundu. Bazıları da çevreleri tarafından iteklendi. Bunların çevresinde hemen bir kitle oluşuyor, en azından kendi kabilesince destekleniyordu. ‘Peygamber’ gelen kabile hemen diğer kabileler üzerinde maddi manevi menfaat tesis etme çabalarına girişiyordu. Bu sözde Peygamberlerin içinde bazıları gerçekten uzun süre tutundular.

Fakat sonuçta hepsinin foyaları ortaya çıktı ve hiçbiri dikiş tutturamadı.

Bir tanesi hariç!

Bu konu hakkında, İslam Tarihi Doçenti olan ve haince bir suikast ile katledilen Bahriye ÜÇOK’un çalışmalarından bir kesit sunalım.

Esved ül – Ansi

Yemen Bölgesinde yerleşmiş olan Ans kabilesine mensuptu. Samiler’de kahinler ve peygamberlerin Peçeli dolaşma geleneğine uygun olarak Peçe ile dolaşırdı. Kahinlik eder, güzel konuşurdu. Halkı etkiler, özellikle marifetli eşeği ile sergilediği çeşitli hokkabazlıklar çok beğenilirdi. Bir Rivayete göre, bir gösterisinde 100 kadar hayvanı bir çizgi üzerine dizer ve sırayla mızraklar, hiç bir hayvan çizgi dışına kımıldamaz ve halk çok etkilenir.

Hicret’in 10. yılında, Peygamber’in Veda Haccından dönerken hastalandığı haberi toplumda yayılmıştı. Sessiz çalışan Esved bu haberi alınca Peygamberliğini ilan etti. Kendine ‘Rahman ül Yemen’ adını vererek, kahinlerin kıyafetine büründü ve Rahman adına konuşmalar yapmaya başladı. Ans, Zebid, Üded ve Mezhiç kabileleri onun Peygamberliğini kabul etti. Hatta Necran bile birtakım kolaylıklar göstermeyi kabul etti.

Esved büyük bir isyan başlatmış ve bu isyan tüm Güney Arabistan’a yayılmıştı. Buna karşı Muhammed hasta yatağından bu bölgeye, emir ve tavsiye mektupları göndererek isyanı bastırmaya çalışıyordu. Muhammed Yemen’deki Ebna’lara bir elçi göndererek, Esved’e karşı savaş açmalarını istedi. Bu arada Benül Harisler ve Kinde halkı İslamiyetten dönerek Esved’e katıldı. Böylece güçlenen Esved Necran’ı zapt etti. San’a’ya ilerledi, orayı da alarak Şehr Bin Bazan’ı öldürdü ve adet olduğu üzere karısı Merzubane Azad ile evlendi. Ve Esved, Hadramvi bölgesi sınırından Taif vilayetine ve Bahreyn bölgesinden Aden’e kadar olan bütün toprakları eline geçirdi. Daha sonra Aser, Şerce, Galafika, El Cend ve Aden’i hükmü altına aldı.

Esved ül-Ansi’nin sonu

Esved geniş topraklara hükmediyordu ve Zafer sarhoşluğu içinde idi. Ebna’ların idaresini, komutanlarından Firuz ve Dazaveyh’e vermişti. Ne var ki bu komutanları ve Kays’ı küçümsemeye, horlamaya başladı. Bu sırada Muhammed’in memurlarından olan Muaz Bin Cebel, Sekun kabilesinden Müslüman bir kadınla evlenmişti ve kabile içinde güçlenmişti.

Muhammed, Muaz’a bir mektup göndererek, Esved’in öldürülmesini istedi. Muaz harekete geçti ve Esved’in kendini öldürteceğinden korkan Kays’ı yanına çekmeyi başardı. İşbirliği genişlemişti. Aralarına Esved’in karısı Azad’ın amca oğlu Firuz’u da aldılar. Esved’i savaş ile yenemeyeceklerini bildiklerinden tuzağa düşürerek öldürmeyi planlıyorlardı. Firuz, Azad ile ilişki kurdu ve Azad kocasını öldürmüş bulunan Esved’e karşı onlarla işbirliği yapmayı kabul etti. Firuz saraya girdi ve Esved durumdan şüphelenmeye başladı.

Bir meydanda, getirttiği inek ve develeri mızraklayarak bir gösteri yaptıktan sonra, vahiy duymak için kulağını yere yapıştırıp bir süre bekledi, sonra topluluğa dönerek:

“Yanımda bulunan melek, ‘Kays asidir, onun başını kes’ diyor”

dedi ve yine başını yere koyup dinledi. Bu sefer de,

“Ey Esved, Firuz asi ve azgınlardandır, onun sağ elini ve sağ ayağını kes”

dediğini haber verdi. Artık vakit kalmamıştı. O gece, Esved’in karısı Azad, Firuz’u saraya alarak yatak odasına sakladı. Firuz da Kays ve diğerlerini içeri sokarak, Azad’ın yanında uyumakta olan, Esved’in kafasını kestiler. Esved öyle şiddetli bir böğürtü çıkarmıştı ki, şüphelenerek gelen muhafızlara Azad, ‘Peygambere vahiy geliyor’ diye seslendi. Daha sonra şehrin en yüksek kalasına çıkarak Veber’e ezan okuttular ve toplanan kalabalığın önüne Esved’in kafasını fırlattılar.

Böylece Esved tarftarları kaçarak dağıldı. Fakat bu arada muhtelif rivayetlerde, bu olaydan 1 ila 5 gün sonra Muhammed’in de öldüğü bildirilmektedir. Yani Esved tam zamanında öldürülmüştü. Eğer önce Muhammed ölseydi, Esved belki de doğacak kargaşa ortamında çok daha güçlenecek ve belki de dinler dahil tüm tarih değişecekti.

Müseylimet ül Kezzab

Yemame, Necid’in güneydoğusunda, Bahreyn’in batısında idi. Ziraatla rahatça geçinebiliyor ve Hanife kabilesinin kontrolünde bulunuyordu. Hicretin 8. yılında Hevze ölünce Müseylime, Beni Hanife’nin hükümdarı olmuştu. Müseylime, zengin topraklara ve nüfus çokluğuna sahip bulunan Yemame’de, Muhammed gibi yeni bir dinin müjdecisi olduğunu ilan etti ve Kuran’a nazireler söylemeye başladı.

Hicret’in 10.yılında şöyle bir mektup kaleme aldı;

“Tanrı elçisi Müseylime’den, Tanrı elçisi Muhammed’e mektuptur. Sana esenlikler dilerim. Ben Peygamberlikte sana ortak edildim. Yeryüzünün yarısı bize yarısı Kureyşlilere aittir fakat, Kureyşliler adaletle hareket etmezler!”

Muhammed mektubu okumuş ve gelen elçilere,

“Siz ne diyorsunuz?”

diye sormuştur. Onlar da aynı cevabı verince:

“Eğer elçiler öldürülmez kaidesi olmasaydı, sizin boynunuzu vururdum!”

demiştir. Daha sonra da Müseylime’ye bir mektup yazmıştır. Bu mektubun metni bazı tarihlerde yer almakta, fakat orijinali elde bulunmamaktaydı. Bu tarihi vesika, Topkapı Sarayı Müzesinin Mukaddes Emanetler Dairesinde ortaya çıktı. Hicretin 10. yılının sonuna doğru Muhammed tarafından Übeyy b. Kaab’a yazdırılıp, Müseylime’ye gönderilen bu mektubun Türkçesi ise şöyledir (son cümle tam olarak okunamamıştır):

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;

Allah’ın Resulü Muhammed’den yalancı peygamber Müseylimet-ül Kezzab’a; Selâm hidayete tâbi kimseler üzerine olsun. Bundan sonra, bilesin ki; Yeryüzü Allah’ındır. O’nu kullarından dilediğine ihsan eder. Hüsn-ü akıbet ise muttakilerindir (Allah’tan korkan mü’min kullara aittir). Sen ve beraberindekiler eğer tevbe ederseniz, Allah da seni ve seninle beraber tevbe edenleri affeder.’

Allah Resul Muhammed.

Hicret’in 10. yılında Muhammed hastalanınca, Müseylime etrafına kalabalık bir ordu topladı. Muhammed’in elçilerine rağmen, Müslüman ahali de Müseylime saflarına geçmeye başladı. Muhammed ölünce Müseylime iyice cesaretlenmişti ama, sonuçta talih Muhammed taraftarlarının yüzüne güldü ve Müseylime Ridde savaşları döneminde Halife Ebubekir zamanında öldürüldü.

Müseylime’nin ‘Vahiy’lerinden örnekler

Tohum ekerek ekin yetiştirenler,

Ekinleri biçenler, buğdayları savuranlar,

Sonra öğütenler, onlardan ekmek yapanlar,

Bu ekmekleri ufak ufak doğrayarak, et suyunda ıslatanlar,

Ve bunların üzerine, sade yağ dökerek yiyenler, şerefine and içerek temin ederim ki, siz hayvan besleyerek, çadırda yaşayanlardan, daha meziyetlisiniz.

Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi.

Karanlıkları basan gece, siyah kurt, ve yaşına basan, çatal tırnaklı hayvan adına and içerek, Üsseyid’lerin, Harem’in hürmetini çiğnememiş olduklarını teyit ederim.

Muhammed dönemi sonrası ortaya çıkan diğer peygamber adayları:

Ibnu’l Mukaffa; kendine ait bir Kuran yazmaya çalıştığı için, zındıkların başı ilan edildi.

Ebu’t-Tayyib; kendine Kuran geldiğini ve Peygamber olduğunu iddia etmiştir. 980 yılında öldürülmüştür.

Ebu’l- Ala’l-Muarri; Kuran’a nazire olarak, kendi Kuran’ını yazması ve peygamberlik iddiası nedeniyle, 1074’de öldürülmüştür.

Horasanlı Ebu Muslim’in katibi ve muridi Haşim (778), 2 yıl hüküm sürdü, güçlendi ve kendi sarayında sülalesiyle birlikte yakıldı.

IV. Mehmet zamanında İzmirli bir Yahudi olan Sabatay Sevi (1666), Mesih olduğu iddiası ile ortaya çıktı, 10 yıl boyunca pek çok Museviyi Hristiyan yaptı. Sıkışınca İslamı kabul etti ve hayatını kurtardı.

Zagrebli bir Hırvat olan İbrahim, Muhammed’in cismi ile gönderildiğini ve son peygamber olduğunu iddia etti. Güçlendi, sayısız müridi oldu ve 1746’da idam edildi.

Said-i Kurdi de (veya Said- Nursi) kendini bir peygamber olarak nitelemiş, kitaplarını Kuran’a eş değer göstermiştir. Hala müridi olan bu sahtekarın, mürit sayısı ve modern Türkiye’ye verdiği zarar tam olarak bilinememektedir.

Bunların yanı sıra Abu’l-Huseyn Ahmed ibn Yahya al-Ravendi için de Peygamberlik iddiasında bulunulduğu iddia edilse de, al-Ravedi’nin önemli bir düşünür olduğu anlaşılmaktadır. Muhammed’e sert şekilde eleştiriler getirirken şunları söylüyor;

“Müslümanlar, Peygamberlerinin peygamberliğine delil olarak, O’nun getirdiği kitaba kimsenin nazire yapamayacağını söylemiş olduğunu gösteriyorlar. Peki onlara denilse ki; Oklides de kendi kitabı gibi bir kitabı hiç kimsenin yazamayacağını söylemiştir. Peki Oklides böyle demekle peygamber mi oluyor?”

Al-Ravendi’nin bir çok kitabı olduğu söylenmekte ve at-Tac adlı kitabında Kuran’a nazire yaptığı aktarılmaktadır. (Bu kitap bugün elde yoktur)

 

ALINTIDIR