Müziğe devam:

Eğitim – Öğretim, Cumhuriyet – Demokrasi dedik, ama olayın ana temasını kaçırmadan konuya geri dönelim, derim.

Bunca tanımdan sonra, gelelim referandum olayının hangi boyutlarda tartışılacağına…

Yurdum insanının kötü bir özelliği var; "Herşeyi bildiğini sanmak".

Maalesef, bir insana kabul ettirilecek son şey, hiçbir şey bilmediğidir. Belki hepimiz birer Sokrates olsaydık, belki… Zamanının en eğitimli insanlarından biri olduğunu hepimiz kabul ettiğimize göre, böyle bir sözü söyleyebilmenin tek şartının o zamanda yaşamak değil, eğitimli olmak olduğunu da görebilecek kapasitede olduğunu düşünmek isterim.

Yıllar önce, özellikle de üniversite yıllarımda, arkadaş çevremle yaptığımız küçük sohbetlerde konuştuğumuz öncül konu siyasetti. O dönemde yaşanan olumsuzluklara bulduğumuz çözümler o kadar değerliydi ki, o kadar zaman geçmiş olmasına rağmen hala, hiçbirini gerçekleştirmiş değiliz ve yine hala, yeni çözümler arayıp duruyoruz. Her zaman derim; yıllar önce düşündüğümüz çözümlerden herhangi birini deneseydik de, sonucuna göre yeni çözümler üretmeyi düşünseydik. Ama nafile…

Onlarca, hatta belki de yüzlerce çözüm üretmiş olmamıza rağmen (burada sadece kendimizden değil, tüm sıkıntı yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından bahsediyorum, yanlış anlaşılma olmasın), işe yarayıp yaramayacağı konusunda tek kelime edebilecek konumda değiliz. Çünkü denemedik. Ama denenmiş ve sanki başarısız olmuş gibi, her daha başka çözümler arayıp durduk. Sonuç ilginç; üretilecek çözüm kalmadı…

Sadece düşünüp, sürüyle üretim yapıp, hepsine birer kulp takıp, hiçbirini denememiş olmasına rağmen olumsuz sonuçlanacağını düşünüp, daha yeni çözümler üretmeye çalışıp, sonunda bir adım dahi atamamış bireye, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı denir.

Artık düşünmemizi de istemiyorlar. Malum evlilik programlarıyla, hiçbir yere ulaşılamayan yarışma programlarıyla, bir türlü bitmeyen töre dizileriyle, birleşmek yerine sürekli küsmek için uğraşan çiftlerin hikayeleriyle hipnotize edildiğimiz "Televizyon" da buna çanak tutuyor.

Okullarda öğretilen konulardan biridir; Televizyon, bir eğitim aracıdır. Ama eğitim aracıdır demek, sürekli belgesel yayınlamak demek değildir. Biliyoruz ki, bu satırları okuyan herkes birer fanatik belgesel izleyicisi. Ama nedense reyting alamadığı için gecenin 3'ünde yayınlanmasını bir türlü engelleyemiyoruz. Reyting ölçerler bizim cihazlara takılı değilse demek…

Eğitim, sadece olumlu anlamda alınmamalı. Kötünün de eğitimi olur. Örneğin bir bekçi köpeğiniz var ve zararı dokunabilecek insanlara karşı saldırmasını sağlayacak şekilde eğitebiliyorsunuz. Bu da bir eğitim. Aynı şekilde, şu anda yayınlanan tüm program ve dizilerin, özel ekipler tarafından hazırlanarak, insanların beynini yıkamasını sağlamak da öyle… Hatırlayın; Yugoslavya dağıldıktan sonra halk, "Biz dizi seyrediyorduk, bir de baktık ki dağılmışız!" diyerek, olayın vehametini bize göstermişti. Şimdi, aynı duruma gelmek üzereyiz ve bunu biliyor olmamıza rağmen, kılımızı bile kıpırdatmıyoruz.

Tanıdığım bir çok arkadaşımın, eski futbol muhabirinin yükselişine akıl sır erdiremeyip, "Vay be, ne adammış" sloganıyla destekledikleri şahsın, özellikle Amerika'daki bir şrketten aldığı ve beynimizi yıkamaya çalışan programlarına demediğini bırakmadıkları halde, son bölümünü kaçırmamak için evlerine nasıl koştuklarını görüyorum. Ben hiç izlemedim. O programlardaki hiç kimseyi tanımam. Tanınmış olanlarla da ilişiğimi keserim. O sahtekarlığa onay veren herkesi silecek kadar sabit fikirliyim, bu konuda. Ama izlemem dediği halde, oradaki tüm tipleri tanıyan, bilen, bir tarafındaki beninden bahseden insanların olduğunu da maalesef kabul ederim.

Yazının ilk bölümündeki eğitim girişi, halkın idaresi ve iradesi konusuna değinmek isteyişimin nedenlerinin başında da işte bu olaylar geliyor. Birbirimizi kandırmayı bitirdik, artık kendimizi de kandırıyoruz. O programları izleyip de, izlemiyorum diye çevremize hava yapmamız, bir süre sonra kendi yalanımıza inanmamızla son buluyor. Artık tipik bir yalancı oluyoruz. Yalan söylemek, arkadaş bildiğin insanı arkasından bıçaklamak, evlenmek için karşımızdakinin cüzdanına bakmak, yüksek sesle konuşmak, itişip kakışmak, algı yönetiminin esiri olmak (Örneğin; bu programlardan birinin adı, Yetenek-Sizsiniz Türkiye. Yazarken ayrı, okurken özellikle üzerine basarak bitişik olacak. Acun efendi öyle yapıyor.) gibi kötü alınmış eğitime maruz kalıyoruz. Ve nedense bunlardan da çok memnunuz!

Kıssadan hisse:

Demekki neymiş; lafla peynir gemisi yürütülmüyormuş.

Önce kendimizi tanıyacağız. Acaba yeterince bilgimiz var mı? Yeterince eğitimimiz var mı? Üniversite bitirmiş olmakla övünüp, başka hiçbir şey bilmediğimizin farkında mıyız? Bulduğumuz çözümleri denemeyi düşünüyor muyuz? Saatleri neden geri ya da ileri almıyoruz? Ayakkabı kutusu denince, "Niye bizim haberimiz olmadan araştırma yaptınız?" gibi konuyla ilgisiz, inkar etmek yerine yavuz hırsız misali abuk bir soru karşımıza geliyor? "İmamın söylediğini yap, yaptığını yapma!" diyen atalarımız, neyi biliyorlardı da imamlara güvenmez oldular? Peki biz niye hala o zatlara güveniyoruz? Onlar da para karşılığı çalışmıyorlar mı? Parayı veren düdüğü çalmış olmuyor mu? Fetoş gibi, cübbeli i.ne Ahmet gibi, Adıyaman'lı menzilciler gibi tiplere niye paye veriyoruz? Onlar bu dini Hz. Muhammed'den daha mı iyi biliyorlar? Kendilerini peygamber gibi görmeleri, bu dini kabul etmemeleri anlamına geldiği halde, niye hala bu dinin mensubu gibi görülüyorlar?

Halkın idaresi, halkın iradesi varken, neden insanlar dizginlerini cahil bir adamın eline vermek istiyor?

Neden kendimizi eğitmek yerine, tanımadığımız birinin her sözüne inanmayı tercih ediyoruz? Sakın yıllardır görüyoruz demeyin, vekillerin hiçbirini gerçekten tanımıyoruz.

Bir sürü yalanı ortaya çıkarıldığı halde, hala yüzsüz yüzsüz karşımıza çıkabilecek, hatta kendini bu ülkenin tek adamı yapabilecek kararı verdirmek için çabalayabilecek kadar tıynetsiz olabilir miyiz? Biz olamayız belki, olabilenler var.

Sonuç olarak; sabaha karşı aşka geldim, aklıma takılan herşeyi yazdım. Bence tekrar düşünün. Acaba bu kararla birlikte neleri kazanacağız, neleri kaybedeceğiz? Sakın "adamlar yol yaptı" demeyin. İnşaat üretmez, tüketir. Bir ülkenin ayakta kalabilmesini ise, üretim sağlar.

Uyanın!