Uzun zamandır yazmadığımı fark ettim

Olaylar o kadar hızlı ilerledi ki, gündeme yetişebilmek için ya ışık hızına ulaşacaktım, ya da sadece izleyecektim. Ben ikincisini tercih ettim, istemeyerek…

Dün gece kuzenimin, hatta daha doğru bir tabirle kardeşimin yazdığı bir haber paylaşımına takıldım ve daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaparak, ben de yorum yaptım. Sonra, tanımadığım bir arkadaş, sanki bahçesine dalmışım da ağaçlarından meyvalarını araklıyormuşum gibi, sert ve anlamsız bir şekilde yanıt verdi. Tabi bir hamlede yanıtlayacak bilgi ve deneyime sahip olamadığı için, düşünüp düşünüp üç defada yanıtlamış, garibim. Üzüleyim mi, acıyayım mı bilemedim.

Bu yüzden yazmak istedim. İçimde birikenleri paylaşmak istedim. Zaten son dönemlerde, her olayın ardından bir şeyler paylaşmaya başlamıştım ama, o platformların mesafesinin kısalığı yüzünden, benim gibi yazmayı seven birinin kısıtlanacağını düşündüğüm için, kendi alanımda paylaşmayı daha uygun gördüm. Unutmadan, maddi bir kaygım olmadan, sadece yazmayı sevdiğim için buradayım. Ama siz yine de reklamlara bir kez de olsa tıklayın.

Cumhurbaşkanı mı seçeceğiz, kaderimizi mi belirleyeceğiz?

Aslında, ikisi bir arada…

Yıllar önce, 2002 yılındaki seçimlerden kısa bir süre önce, yakın çevremdeki arkadaşlarımla yaptığım diyaloglarda, Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin, Recep efendiyi seçtirmek için getirilmiş olduğuna inandığımdan bahsediyordum. Çok tepki aldım. O dönemler için, belki de haklıydılar. Çünkü daha yaşanmamıştı ve ben onlara göre, ön yargılı davranmıştım. Keşke demeyi sevmem ama, keşke öyle olsaydı.

MHP il ve ilçe örgütlerinde yer almış, hatta bazıları başkanlık yapmış arkadaşlarımdan aldığım bilgiyle, Tuğrul Türkeş kazanacakken, nereden çıkmıştı, bu Bahçeli? Halbuki, esamesi okunmayacak kadar geri planda kalmış bu şahıs, nasıl olduysa, birdenbire ön plana çıkmıştı. Aslında belliydi. Birilerinin parmağı iş başındaydı.

Diğer isim Baykal ise, bundan daha da ilginç bir durumdu. 80 öncesi CHP içinde yer alıp da en sevilmeyen isim kim deseler, “hizipçi” Baykal denirdi. Peki nasıl oldu da bu “hizipçi” şahıs, bir anda bu kadar sevilen birisi oluverdi? 90’lı yıllarda yapılan, parti içi genel seçimlerle ilgili konuştuğumuz bazı isimler, “hizipçi” şahsın karşısına birilerini çıkartıp, yönetimi doğru insanların almasını sağlayamıyorlardı. Sonra bir de baktık ki, CHP tüzüğünde yazılı bir madde olayı bu hale getiriyormuş. Neydi o madde; “Genel seçimlerde aday olmak isteyenlerin, Genel Başkan tarafından onanması gerekiyor” -muş.

Anlayacağınız, “hizipçi”nin alaşağı edilmesi için, kendisinin onay vermesi gerekiyormuş. Ne demokratik bir durum değil mi?

“Hizipçi” beyin indirilmesi için başka yöntemlere gerek duydular, ki bunu yapan ekibin Akp ile yakın ilişkileri olduğundan eminim, başlangıç olarak birisini parlattılar. Kimdi bu yeni parlayan isim; Kemal Kılıçdaroğlu…

Sürece dikkat! Önce birisini parlattılar, sonra da eskisini tepetaklak ederek, onun yerine geçirdiler. Gerçi o olaydan aklanmış olmasından sonra, yeteri kadar değer vererek, “hizipçi”yi de kullanmaya devam ettiklerini eklemem lazım. Adam şu anda, ölümden dönmüş ve hasta yatağından çıkamamış olmasına rağmen, hala CHP’nin ilk ve en önemli adaylarından biri.

Aradan geçen yıllarla birlikte, şu “hizipçi” arkadaş, Recep efendinin gelişinde yaptıkları anlaşmayı da itiraf etti, zaten. Neydi o anlaşma; Recep efendi seçilip başbakan olacak, “hizipçi” Cumhurbaşkanı olacaktı. Ama olmadı. Ve ipler koptu. O zaman yeni bir nefese ihtiyaç vardı, sistemin devamı için. Kim olabilirdi? Sanırım çok aramadılar. Zaten bir kaç yıl boyunca parlatıp, kendi eşrafından isimleri yerle bir etmesine izin verdiği ismi seçmesi, çok zor olmasa gerekti.

Bu olayların yaşandığı yıl, 2010. O günden bugüne, CHP’nin hiç bir iyileşme göstermediği, aksine ‘sol’ yanını bırakıp ‘sağ’ yanına eğilmesi, su götürmez bir gerçek. Kurulduğu günden beridir, bu kadar sağ eğilimli isimleri barındırmadığından eminim. Araştırmadığım için, kesin diyemem. Ama Menderes ile başlayan süreci baltalayan tek parti olması gereken CHP, onun izinden gidenlere kol kanat gerer olmaya başladığını, herhalde hepimiz görebiliyoruz.

MHP, Bahçeli ile birlikte, yerlerde sürünür hale geldikçe, milliyetçi olduğunu saklamayan kişilerin ayrılıp, başka merkezlerde toplanması da kaçınılmaz olmuştu. Örneğin, BBP. Birisi daha iyi, diğeri daha kötü gibi yorumlara girmeyeceğim. Onlar başka bir tartışma konusu. Ama bir olay var ki, bir çok konuyu açıklıyor gibi. Yazıcıoğlu’nun vefatı! Belli ki bazı kişilerin kanına dokunmuştu. Her ne kadar bu olayın arkasında Recep efendinin olduğu kanısında birleşilse de, ben ortak olarak Bahçeli’yi de eklemenin doğru olduğunu düşünüyorum. Öyle, oturduğu yerden kınamakla olmuyor o işler. İnsanlar bir etkinlik arıyorlar. Ama nafile…

Yok olan MHP, ilk adımdı. Zaten son günlerde gördük ki, Bahçeli ve avanesi, Recep efendinin stepnesiymiş. Demek ki, doğruymuş. Bir yıl önce birbirlerini küfürlerle anan bu ikili, bir anda sarmaş dolaş kanka oluvermişti.

İkinci adım ise, CHP idi. Ama ne var ki, altyapısı biraz fazla sağlamdı. Çünkü yaklaşık 100 yıllık bir mazi ile karşı karşıyaydılar. Kolay olmayacağı kesindi. İyice dağılana kadar Kılıçdaroğlu, CHP’nin başında kalmalıydı. Sürücü onlardan olursa, gideceği yönü de belirlemiş olurlardı. Öyle de oluyordu. Ta ki…

Gelelim fasulyenin faydalarına…

CHP’nin son genel kurullarında, Kılıçdaroğlu’nun karşısına yeni isimler çıkmaya başlamıştı. Oy verecek kadro ellerindeydi, ama bazı isimler biraz sağlam geliyordu. Örneğin, Muharrem İnce!

Cumhurbaşkanlığı için İnce’nin adı açıklandığında, yakın çevreme ilk tepkim; büyük ihtimalle Kılıçdaroğlu, nasıl olsa Recep efendi kazanır, ben de milletvekili olamayacak olan İnce’den kurtulurum, diye düşündü. Ama halkın desteğinin bu derece olacağını düşünemedi, olmuştu.

Haklı çıktım.

Çünkü açıklanan milletvekili adaylarına bakınca, hem AKP’den, hem MHP’den ve hem de CHP’den çıkan isimleri aynı gemiye koysan, gemi anında batar. Hele bir de buna diğer partilerin sonradan çıkma “kahramanları” eklenince, durum iyice ortaya çıktı. Hedef yine Recep efendinin başa geçirilmesi. Milleti düşünen, dinleyen, değer veren filan yok! Amaç, daha ne kadar tepede kalabileceklerini görebilmekti.

Ama, oyun bozuldu!

Bana hangi partiye oy verdiğimi sorsanız, adaylara bakar araştırırım, derim. Çünkü anlamadığımız şey şu; biz adaya oy veriyoruz, takıma değil. Takım tutmak istiyorsan, buyurun spor kulüplerine…

Peki ya hangi isimi Cumhurbaşkanı olarak görmek istiyorsun deseniz, net olarak Muharrem İnce derim!

Niye mi?

Çok basit. Halkın içinden gelme, halkla iç içe, millet kavramını bilen, Atatürk’ün mirasına halel getirmeyecek tek isim!

Daha çok özelliğini sayabilirim. Ama bunlar bile fazlasıyla yeterli.

Bugüne kadar göremediğim kadar destek verildiğini görüyorum ve seviniyorum. Çünkü öncelikli davamız, yurdumuzu işgalcilerden geri alabilmek olmalıdır. Evet, işgalciler…

Recep efendi, Kılıçdaroğlu efendi, Bahçeli efendi…

Ya diğerleri?

HDP kısaltmalı bir parti var. Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında yaşayan, ama ona karşı insanlardan kurulu bir grup. İlginç bir ikilem. Şahıs olarak baktığımızda, belki de sohbeti harika isimler, nedense bu grubun çatısı altında buluşmayı tercih ediyorlar. Hele ki son dönemde parlatılan, kısa günün “kahramanları”, özellikle bu partinin hizmetine giriyor. Neden? Ne tip bir özelliği var, bu partinin? Niye bu partinin bölücü yapılanmasına karşı çıkmak yerine, en büyük destekçisi oluyorlar?

Tarihe bakınca görülüyor ki, Türk insanına “gomonis” diye bir tabir öğretiyorlar, yıllardır. Nedeni basit; “gomonis” olup da, Sovyetler gibi mi olmak istiyorsun, diyenlerin uydurması. Sovyetlerden bu kadar çok korkmamızın nedeni nedir? Amerika’ya tek laf edemeyen bu güruh, bütün nimetlerimizi kendi elleriyle bu Amerikancılar aracılığıyla peşkeş çeken bu insanlar, niye Sovyetlerden korkuyorlar?

Çünkü, Amerika böyle istiyor!

Basit soru, basit yanıt… Şimdiki adlarıyla Ruslar, bizden ne istediler? Ya da bize ne yapmamız konusunda baskı yaptılar? Biraz daha düşünün, ama bulamayacaksınız. Yok!

Peki Amerikalılar bizden ne istediler? Ya da bize ne yapmamız konusunda baskı yaptılar? Yanıtlarken yoruluyorsunuz değil mi? O kadar çok yanıtı var ki, hangi birinden bahsedelim, değil mi?

O zaman asıl korkulması gereken hangisi?

Rus salatasını Amerikan salatası yapmakla bu iş bitmiyor, beyler! “Gomonis” yakıştırmasıyla korkutulan insanlarımız, asıl işgalcinin kim olduğunu iyi biliyorlar. Ama asıl ondan korkuyorlar. Dizginlerimizi öylesine vermişiz ki ellerine, aniden çekerlerse ne yapacağımızı bilemediğimiz için korkuyoruz. Unutmayın, insan bilmediğinden korkar! Rusları çok daha iyi biliyoruz, çünkü yanı başımızdalar. Amerikalıları bilmiyoruz, çünkü bize her zaman uzaklar.

Özellikle MHP, HDP ve diğer partileri destekleyen ve tesadüfen de olsa bu satırları okuyan arkadaşlarım, gelin Cumhurbaşkanlığı konusunda hemfikir olalım, bu işgale DUR diyelim!

Cumhurbaşkanlığı adayım, Muharrem İNCE’dir!

Milletvekilleri umurumda değil. Çünkü bu düzeni değiştirmeden, aynı isimlerle uğraşmaktan başka şansımız yok!