Yıllar önce, yaşımın ortaya çıkmaması için kesin tarih vermeyeceğim, Oruçgazi Ortaokulu ve Pertevniyal Lisesinde okuyorken, Fatih'te oturuyorduk. Zaten doğum yerim de orasıdır. Yaşamımın ilk yılları, hep o bölgede geçti.

Fatih deyince, akla uzun bir cadde gelirdi, Fevzi Paşa Caddesi. Hala da öyledir. Öyle bir caddedir ki, Avrupa yakasının Bağdat Caddesi olarak adlandırabilirim. Aslında ondan önce kurulmuş ve yaşam bölgesi olmuş bir alandır, ama hareketlilik açısından anlatabilmek için benzetme yapılacak en uygun yer orasıdır, diye düşündüm.

Eğer Fatih'te yaşıyorsanız, mutlaka hafta sonlarınız o cadde üzerinde geçiyordur. Çünkü, özellikle bir yanı tamamen dükkanlarla doludur. Sıra sıra dükkanların bulunduğu bu alanda, benim yaşadığım dönemlerde, hemen herkes birbirini tanırdı. Hatta biz alışveriş yapmak için bildiğimiz dükkanların isimlerini değil, sahibinin ismini kullanırdık; "Ahmet amcanın butiği", "Mustafa abinin ayakkabıcısı", gibi. Aynı işi yapan birden fazla dükkan olurdu tabi ki, ama herkes birbirini tanıdığı ve dost olarak gördüğü için, birinde bulamadığınızda, diğerine kendileri gönderirlerdi. Mustafa abinin dükkanda okul ayakkabısı kalmadıysa, bizi bir kaç blok ötedeki Halil amcanın dükkanına gönderir, aradığımızı orada bulacağımızı söylerdi. Herkesin rızkı, kendineydi…

Biz o yıllarda, Fatih'in merkezi sayılabilecek, Kıztaşı'nda oturuyorduk. Böyle deyince, koca caddenin içinde bir ev diye düşünenlere daha ayrıntılı anlatayım; Kıztaşı'nın bulunduğu meydanda oturuyorduk. Üstelik dördüncü kattaydık ve evin penceresinden baktığımızda, Kıztaşı'nın en üstüne oturtulmuş o büyük taşın üzerindeki yontmaları görebiliyorduk. Hatta daha da ileriye gideyim, tam taşın arkasında da denizi görebiliyorduk. Fatih'te oturuyorduk, ama deniz manzaralıydı, evimiz…

Yıllarca o taşın düşeceğini düşünerek beklediğimi söylemeliyim. Çünkü Kıztaşı, kulaktan dolma tarih bilgilerine göre, hep eğikti. Aynı Pisa kulesi gibi. Ama Kıztaşı'nın bir de hikayesi vardı. Bahsetmezsem olmaz:

Efsaneye göre, yıllar yıllar önce bir Bizans kralı yaptırmış bu dikili taşı. Çok sevdiği, her baba gibi canını bile verebileceği kızı için. Adını aldığı "Kız" kelimesinin anlamını içeren durum için, yani kızının bekaretini temsil için diktirmiş. Efsane der ki, yapan kişi; "Bu taşın yanından 'Kız' olmayan bir hanım geçtiğinde, taş eğilecektir" kehanetinde bulunmuş. Kral, kızından emin ya, umursamamış. Meğer bizim kız, malumaliniz, 'Kız' değilmiş. Görüyor musun, aşifteyi? Sen kalk, koskoca kralın kızı ol, sonra git herifin biriyle… Neyse, biz aşifteyle ilgilenmeyelim, konuya dönelim. İşte ben de, orada oturduğumuz yıllar boyunca, o eğri taşın tepesindeki başlığın düşmesini bekledim durdum. Maalesef olmadı.

Aradan geçen yıllar ve tekrar oradan geçiş fırsatımla birlikte görme şansım oldu ki, maalesef Kıztaşı da, başlığı da öylece duruyor. Adamlar sağlam yapmış. Hakkını vermek lazım.

 

 

Okulum, yürüyerek 10-15 dakikalık mesafedeydi. Her sabah Kıztaşı'na selam verir, yine mi düşmedi diye hayıflanır, mutlaka altından geçip okulun yoluna çıkardım. Aslında yol üzerinde de tarihi güzelliklere sahip bir bölgedir, doğduğum ve ilk yıllarımı geçirdiğim Fatih. Yaklaşık evimizden 5 dakika mesafede bir parkımız vardı. Parkın içinde ilk kez bisiklet kullanmaya başladığımı unutmam, mesela. O zamanlar, parkın oturulan kısmı asfaltlanmış, eski surlardan ve duvar kalıntılarından arta kalan parçalarla, Aksaray bağlantı yolunun arasında bir geçit oluşturuyordu. Kalıntıların olduğu kısım, bizim zamanımızda çalan ya da yok eden tipler olmadığı için, arasından geçilen bir yolun iki yanında duruyordu. Tarihe dokunabilmiş ender insanlardan biriyim herhalde. Şimdi oraları "Tarihi Eser" adı altında, çalan ve yok eden insan müsvettelerinden korunuyor. Heryere ve herşeye yaptığımız gibi, tarihi eserlere de bir "Güzellik" yapmayalım diye…

Konunun başında bahsettiğim, Fatih'in can damarı olan Fevzi Paşa Caddesi, semtin kalbi gibiydi. Bütün yaşam orada akıyordu. Bizim dönemimizde oturduğumuz bölge, ki Vatan Caddesine doğru olan alt kısım, biraz daha maddi durumu iyi denebilecek insanlardan oluşuyordu. O ünlü Çarşamba Pazarının kurulduğu, adını aldığı Çarşamba ise, daha çok İstanbul'a göç etmiş ve maddi durumları biraz daha sıkıntılı bir kesimi barındırıyordu. O zamanlar gelir düzeylerinde bu kadar uçurumlar yoktu. Yine zengin insanlar vardı. Yine fakir insanlar vardı. Ama en önemlisi, "Ortadirek" diye tabir edilen bir kesim daha vardı. Kendi geçimini sağlayabilen, bayramlarda seyranlarda alışveriş yapabilen, marka manyaklığına bulaşmamış, ama istediği her ürünü, öyle ya da böyle alabilen insanlardan oluşan bir kesim. Üstelik, özel okul gibi lüks tüketimlere gereksinim duyulacak kadar yerin dibine batmış bir eğitim sistemimiz de olmadığı için, zengini fakiri aynı okullarda ve aynı tip kıyafetlerle eğitim alabiliyorduk. Dolayısıyla, ayrım nedir, ayrımcılık nedir, hiç bilemedik. İyi ki de bilmemişiz. Bu kelimeyi kullanmaktan hiç hoşlanmam ama, 'keşke' hep böyle kalsaydı.

Bizim oturduğumuz kısımdaki, Fevzi Paşa Caddesine paralel caddenin ismini de Kıztaşı vermişti. Kıztaşı'na ulaşan bir caddeydi. Caddenin ilk başlarında da biz oturuyorduk. Çok uzun ve çok bağlantılı bir caddeydi. Aradaki bir caminin çevresindeki küçük bir zümre haricinde, herkes normal yaşamını sürdürüyordu. O zümreye, belki de bugünlerin temelini oluşturan "cemaat" adı veriliyordu. Hangi cemaatti, ne işle iştigal ederlerdi, niye orada otururlardı, hiç umurumuzda olmazdı. Çünkü onlar bize, biz onlara karışmazdık. Herkes kendi inandığı gibi, buranın altını çizerek tekrar edilmesi gerekiyor. "İNANDIĞI" gibi yaşıyordu. Şimdilerde moda olan türban, o zamanlarda yoktu. Hatta sonradan oluşan Çarşamba bölgesinin çarşaflıları da yoktu. Köyden gelip, o zamanın şartlarıyla gelişmeleri yakından takip edemeyen ve köyündeki gibi yaşamaya çalışan bir kesim hariç, kimsenin çarşaf konusuna özel bir bakışı yoktu. Yani din, henüz "moda" olmamıştı. İnsanlar neyin ne olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Çünkü çoğunluğu eğitimli, akıllı, şehir yaşamını sindirmiş insanlardı. Belki Recep de bunlardan biriydi. Ama o yolunu şaşırdı. Ona sunulan seçenek çok yokmuş ki demek…

Çocukluğumun geçtiği dönemde, sarıklı cübbeli bir kişi tanıdım. Fatih Camisinde dolanıp duran, imamın, müezzinin ve camiye takılanların beslediği, Fatih Camisi Delisi. Zaten aklı olan adam niye öyle saçma sapan kıyafetlerle gezinsin ki?

Deli olduğunu nereden bildiğimi düşünenlere bir bilgi; nereden bulduğu bilinmeyen bir bıçakla arkadaşımın boğazını kesiyordu. Hem de güpe gündüz, yüzlerce insanın ortasında. İmam elinden zor almıştı. Ailelerimize söylemeliyim diye ne uğraşmıştı, adam. Gariban deyip durmuştu. Şimdi piyasadakilere bakınca, o zaman ailemize söylemek ne kelime, direk polise gitmeliymişiz. Arkadaşım ikna olunca, bize de "salça ekmek" yemek düştü. Başka bir şey yemeği kabul edemezdim…

Zaman içinde Çarşamba bölgesine hücumlar çoğaldı. O zamanlar otogar, Topkapı'da idi. Benim tezim, köyünden kopup gelen vatandaşlarımızın, gördüğü ilk yerlerin Fatih ve Eminönü olmasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Doğduğu yerden kopup gelen bu insanlar, doyduğu yer olarak hep bu bölgeleri seçtiği, ya da seçmek zorunda bırakıldığı için olsa gerek, belki iş ile evleri arasında fazla mesafe bulunmaması için, belki de daha uygun fiyatlara ev denemeyecek tipteki konutlara yöneldiler. Ev denemeyecek diyorum, çünkü eski tip evlerin yoğun olduğu bir bölgedir, Çarşamba. Ahşap evlerin yoğunluğu gözeden kaçmayacak kadar çoktur. Gerçi şimdi, özellikle karadenizli müteahhitlerin elinden geçtiğini düşünürsek, pek de şirin olmayan tipteki beton yığınlarıyla doldu. Geçmiş zaman fotoğraflarına bakıp içimizi çekmemizin müsebbibi, işte o karadenizli müteahhitlerdir. Burada "karadenizli" ibaresi yanlış anlaşılmasın. Aslında kurnaz oldukları için, en çabuk ve sıkıntısız paranın nasıl kazanılacağını en iyi onlar bildiği için bu işlere giriştiklerini düşündüğümden kullanıyorum. Başka bölgelerimizden gelen insanlarımızın bu kadar ayrıntılı düşünmemesi, onlara bu kazanç kapısını açmıştı.

Benim anımsadığım o dönemlerde, şehir dışından gelen o insanlar, şehir yaşamına uyum sağlamaya çalışıyor, elde ettikleri kazançla yaşamasını biliyorlardı. Fazla kazanmak, ya da kanunsuz yollardan kazanmak gibi eylemleri olmuyordu. Zaten o yüzdendir ki, o dönemin ailelerinin çocukları, bugünün şehirli alt yapısını oluşturuyorlar. İstanbul doğumlu olmama rağmen, hala babamın doğduğu yerleri kullanma nedenim de biraz bu yüzden galiba. Biz iyi bir dönemin göç edenlerinin çocuklarıyız. Şimdikiler, geldikleri yerin kurallarına, törelerine, adetlerine uymak yerine, birlikte getirdikleri saçma sapan hurafelerini de birlikte getirdikleri için, İstanbul yaşanabilirlikten çıktı.

Çarşamba bölgesinde yerleşen kesim, İstanbul'un iş imkanları kısıtlanmaya başladığı için, kendine yeni alanlar yaratmaya başlamıştı. Öyle ki, köyünden kopup gelen gariban insanların inançlarını sömürmeye kadar gelmişti. Mesela bir Mahmut var, hoca sıfatını nereden aldığı bilinmeyen, sırf insanları sömürerek yaşayan bir asalak. Şimdi onun devamı niteliğinde bir cübbeli Ahmet var ki, Mahmut'u mumla arar olduk. En azından saçma sapan hurafelere inandırmak yerine, makul mantıklı yanıtlar verebiliyordu. Cübbeli denen cahil, iyice ipini koparmış gidiyor. Sülalemin kökeni araplara dayandığı için, bizim evimizde Kur'an bilinirdi. Çünkü arapça bilinirdi. Ellerinden geldiği kadar, eğitimlerinin yettiği kadar bize de anlatmışlardı. Şimdi hangi kitaba inandıklarını bilmiyorum ama, bizim o dönemde bildiklerimizin çok dışına çıktıklarını söyleyebilirim. Hele geçen gün karşılaştığım bir cübbeli yorumu, gülmekten yerlere yatırmıştı beni. Der ki, cübbeli cahili; "bir kertenkeleyi tek vuruşta öldürmek 100 sevap ise, iki kerede öldürmek 50 sevap kazandırır". Meğer bizim omuzlarımızda olduğunu zannettiğimiz melekler, bu herife rapor veriyorlarmış. Hangi eylem kaç puan eder, eylemin şekli ne kadar kazandırır, ya da ne kadar kaybettirir, hepsini bu herife okuyorlarmış. Herif biliyor. Biz boşuna mezardaki sorguyu bekliyoruz. Aha işte orada herif. Gidin, şimdiden yanıtları versin, kopya çekersiniz.

Ben dalga geçiyorum ama, inanan var, iyi mi?

Gülüyoruz, ağlanacak halimize…