Yıllardır başımızın etini yedikleri etnik kimlik sorunu konusunda, neredeyse hiç laf etmişliğim yoktur. Ama bıçak kemiğe dayandı demek mi lazım, yoksa bıktım demek mi lazım bilemedim, artık bildiklerimizi anlatmanın daha iyi olacağına karar verdim.

80 öncesi olayları, nedense artık çok konuşulmayan ya da konuşulmak istenmeyen bir konuma geldiğinden beridir, bazı kendini bilmez fesli mesli zatların yalanlarıyla yazılmış bir tarihle öğrenir olduk. Yaşayanların anlatmamasından mı, yoksa istemeden kendilerini emekli etmek zorunda kalmalarından mıdır, bilmiyorum. Bildiğim, zamanında cezaevlerinde yer kalmadığı için ahırlara kapatılan insanların, gelişen olaylara fazlaca iyimser bakmalarıdır. Darbeden hemen sonra, o ahırlara kapatılan insanların büyük bir kısmı, özellikle de Özal döneminde, yeni dönem küçük zenginleri olmaya başladığından olsa gerek, darbe öncesini konuşmaz, darbe yorumları yapmaz, neredeyse o gündemle ilgilenmez olmuşlardı.

Darbe öncesi olayları, kimileri büyüklerinden, kimileri okuduklarından, kimileri de yaşadıklarından öğrendi. Sanırım benim gibiler de, bunların bir karışımıyla kokteyl olarak aldı.

Benim yorumum, Deniz Gezmiş ile birlikte iyice büyüyen bağımsızlık ve özgürlük isteyen gençlik hareketine karşılık devletin istihbarat teşkilatının aldığı, net ifadeyle aptalca tedbirler yüzünden oluşan bir dönemdi, 70’ler. Yakın arkadaşlarımın farklı ifadelerine rağmen, Türkeş’in partileşmesini bu anlamda yorumlarım. Zira Perinçek gibi tiplerin çıkışı da bu döneme gelir, nedense… Çünkü geçmişine bakılınca, 60 darbesinin etkin isimlerinden biri olmuş, bilinmeyen bir nedenle askerlikten ayrılıp siyasete atılmış bir figürdür, Türkeş. Benim nezdimde ise, istihbaratın görünen yüzüdür. Aynı, Perinçek gibi…

Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ten sonra, özellikle sol zihniyeti kötülemek, Amerikancılığı yedirmek, komünizmi yok etmek gibi nedenlerle, bağımsızlık ve özgürlük gibi kelimelere karşı tedbir olarak, istihbaratın da yardımıyla yeni görüşler oluşturup, devletteki koltuklarını kaybetmemeleri için bir takım gruplar oluşturdu. Bunların en büyük oluşumu da Türkeş ile birlikte kurulan Milliyetçi Hareket Partisi oldu.

Bu parti sistemine Perinçek’i de eklemem gerek. Yıllardır % 2’yi dahi bulamamış bir adamın, hala parti başkanlığı yapması, çok gizli ibareli belgelere ulaşabilmesi ve ilginçtir ki, tüm basın tarafından sürekli takip edilmesi mümkün olamazdı. Bunca yıl geçmesine rağmen, bugün bile hala ortalıkta dolaşan ve ortalığı karıştıran saçma sapan bir tiptir, kendisi…

80 öncesi bu durum, insanlara sağ tandanslı düşünce akımlarının çok daha iyi olduğuna dair, yanlış ve aptalca bir inanç oluşturmuştur. Öyle ki, Demirel’in “demokrat” kelimesini, “demo”nun “kırat”ı şeklinde yorumlamasını bile gerçek sanacak kadar cahil bırakılarak oluşturulmuştur. Boşuna adama çoban denmemiş, yıllarca…

Öyle bir hale getirilmiştik ki, insanlar muhafazakarlığın matah bir özellik olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Hala anlamını bilmeden, salakça kanan insanlarımız var, maalesef. Halbuki çok basit!

Kelime anlamından gidelim; muhafaza, koruma demek. Sondaki -kar eki ise, bu düşüncenin peşinden giden demek, en basit haliyle. Bu düşünceyi bize kakalamaya çalışanların anlatmadığı, kitabı bıraktım, trafik tabelasında yazanı dahi okumayan milletimin hiç düşünmemiş olması nedeniyle, çok malımız mülkümüz var ve bunları korumaya çalışıyormuşuz gibi bir havamız oluşmuştu. Hala da öyle sanıyoruz. Üstelik bunu çok önemli bir şeymiş gibi satmaya çalışan çalışana…

Asıl konuya döneyim…

Her ne kadar şehir efsanesi gibi olsa da, Çatlı, Öcalan ve Yeşil kod adlı şahısların, milli istihbaratta çalıştığı ve 80 öncesi her günümüzü azap haline getiren ASALA örgütünü yok etmeye gönderildikleri anlatılır. Bence de doğru olabilir. Yaşananlara bakınca, adamların yüzlerce davadan binlerce idam alması gerekirken, idam cezasının olduğu dönemlerde yakalanamamaları ilginçtir. Yakalandıklarında da idam cezası kaldırıldı, yani korundular. Bir de çok uzun süre aranıp da, nasıl oluyorsa artık, bir türlü bulunamamaları da ilginç bir durum olarak not edilmeli. Buraya bir ekleme daha yapmalıyım; Doğu Perinçek denen zatın da bu ilişki ağında olduğundan eminim. Yoksa bu kadar dostane karşılamayı niye yapsın, ‘Aptullah’ efendi?

Özel bir not: Abdullah, Allah’ın oğlu demekse, Aptullah da Allah’ın aptalı demek olmalıdır, diye böyle yazdım. Çünkü böyle dış güdümlü insanlara ancak “aptal” denir.

Bu üç tipe verilen görev, asalayı kapatmak (bazı kişiler yok etmek diyorlar ama, asala da sonuçta istihbarat teşkilatlarınca kurulmuştu, kendi ayaklarına sıkarlar mıydı?) ve yerine yeni bir örgüt oluşturmaktı. Evren gelene kadar ermenilerin ısrarla istedikleri toprakları, şimdi bir başkası istemeliydi. Çünkü istihbarat diye kodladığım güruh, yurt içi değil yurt dışı bir oluşumdu. Sonuçta, aynı sınırları isteyen başka bir etnik kimlik üretildi. Çünkü ermenilerle bu iş başarılamadı. Üstelik onlar müslüman değildi ve aslında orada yaşamıyorlardı bile. Sonunda müslüman tabanlı bir örgütlenme oluşturuldu. (Burası önemlidir, yeni oluşan örgütün de temelinde din vardır. Çünkü şeyhlerle yaşayan bir topluluğa hükmetmek istiyorsanız, dini kullanmak zorundasınız.) Başını da aslında, Evren çekti. Bakmayın siz görevin o itlere verildiğini, asıl görevli Evren’di.

Artık televizyonlarda asalanın pis tuzaklarını görmüyorduk. Onun yerine, Evren’in kızdığı, askerlerin ulaşmakta zorluk çekip kontrol edemediği mezralarda yaşayanlara saldıran pkk çıkmıştı. Bu Evren olayını açayım; bir gün TRT televizyonunda, mezraların çok dağınık olması nedeniyle askerlerin kontrolünün çok zor olduğunu, birlikte yaşamalarının daha doğru olacağını söylediğini ve ölenlerin de bu ricaya (!) uymadığı için öldüğünü söylemişti. Onun asker aklında, söz dinlemiyorlarsa ölsünler yorumu vardı.

Buraya bir ara not daha ekleyeyim; bir gün TRT canlı yayınında, saldırı yapılmış bir mezrada yaşayan ve tesadüfen sağ kurtulan bir çocuğa mikrofon uzatmışlardı ve çocuk, asker üniformalı abiler geldi, demişti. Bu olayın üzerine, pkk’lıların asker gibi üniforma giydiğini, sırtındaki etiketten ayırt edilebildiği gibi yalanlar yaymışlardı. Ama biraz aklı çalışan ve gerçekten bağımsız gazeteci-yazar olmadığı için, kimse dillendirmemişti. Büyük bir oyuna gelmiştik ama, kabullenemiyorduk.

Yani, asala ve benzerleri ile topraklarımıza yerleşmek isteyenler, zorunlu olarak verelim diye, önce sağ-sol kavgası başlattı. Olmayınca, orada oluşturdukları sahte etnik kimliklerle yenisine girişmişlerdi. O dönemde askeri okuldaydım ve mezralarda yaşayan insanların birbirleriyle görüştüklerinde, askerler anlamasın diye uydurdukları bir de şifreli konuşmaları olmuştu. Yıllar sonra, bu şifreli seslerin bir dil olduğunu öğrenecektik. Meğer böyle bir dil oluşturmuşlar, haberimiz yokmuş. Ben hala geçmişten gelen bir dil olduğunu ve bilmem kaç yıldır kullanıldığını kabul etmiyorum. Bunu destekleyenlerin olayların başında da, Diyarbakır’da yapılan bir konser gelir. Bu konserde, dinleyicilere farklı bir dille hitap edilmişti. Ama kimseden bir tepki gelmemişti. Sonrasında Türkçe konuşmaya başlayınca, bütün herkes bağırmaya başlamıştı. Şarkıcı efendi (bilerek isim vermiyorum, çünkü reklama girer. Beş para etmez tiplerin reklamını yapmak bana yakışmaz), konuştuğunun bir dil olduğunu savunmuştu ama, bizim memlekette bunu bilen yoktu. Yıl tahminen 90’ların ilk yarısıydı, yanlış hatırlamıyorsam. Üstelik bu haber, o günlerin büyük tirajlı gazetelerinde yer almıştı.

Sonuçta, böyle bir güruh ve dil yoktu. Yıllarca denediler, ama bir türlü oluşturamadılar. Sonunda, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında görevlendirilen Recep efendiyi göreve getirince, önce rahatça konuşmaları sağlandı, sonra da yeni bir dil öğretildi.

Bu arada kusura bakmasın kimse, yıllardır, Demirtaş denen şahsın köylerdeki çocuklara bir şeyler öğretmeye çalışırken görüntüleri dolanıyor ortalıkta. Yıllarca yapamadıklarını tamamlamak için, özel görevlilerle yeni bir konuşma şekli öğretmeye çalışmışlar. Madem anadilleri ve biliyorlar, niye özel eğitim veriliyorlar?

Yani böyle bir millet veya dil yokmuş, yaratmışlar! Ben demiyorum, yabancılar diyor.

Tarih okumalı…

Tarih kitaplarını karıştırınca, hatta ortaokul sıralarında olduğumuz yıllarda zorla aldırdıkları tarih atlaslarına bakınca görüyorsunuz ki, çok eski dönemlerden kalan, Irak sınırları içinde yerleşmiş bir küçük kabileden öteye geçememiş, kürt aşireti var. Başka hiçbir şey yok!

O aşiretten bu kadar çocuk sahibi olmak, bunları çevre ülkelere yaymak, gırtlaktan konuşmanın en yoğun olduğu araplara benzemelerinin etkisinden midir bilinmez, tip olarak da çok benzemek, bana başka türlü bir gelişim yaşadıklarını düşündürüyor.

Bence senin baban bir arap, kardeşim. Maalesef pis, kalleş, din uyuşturucusu kullanan bir arap…

Hatta daha da öteye geçeyim; tiplerine, karakterlerine, yaşam şekillerine filan bakınca, özellikle Suriye, Irak, İran sınırlarına yakın yerleşim bölgelerimizdeki insanlarımız da maalesef, ucundan azıcık arap…

Yani öyle kürttü, peşmergeydi, bilmemneydi yok! Hepsinin soyunda bol miktarda arap kanı olduğu kesin. Yoksa bu kalleşliği başka hiç kimseden almış olamazsın!

Sen yine kendine istediğin ismi tak, kardeşim. Ama önce insan olmalısın. Çünkü insan, yemek yediği kaba etmez!

Arap kökenliliği tescilli, Antakya doğumlu olan rahmetli dedemin dediği gibi;

Bir adam arap, bir de üstüne müslümansa benden uzak dursun, küfrederim!

Bir dip not:

80 öncesi asalanın istediği bölgelerde oturan bu kişilerin, “burası bizim” deyip, bir asala militanına dahi karşı çıkmaması da ilginçtir. O bölgede yaşayanlar, 80 öncesi ermeni, sonrası da kürt olarak devşirilmiş mi oluyorlar, bu durumda? Neresinden tutsan, elinde kalıyorlar…